MUSTAFA TAZEGUL

FLAMENT93 flament93@hotmail.com

ATATÜRK'ÜN GİZEMİ
bir insan düşünün kendinden vermiş arkasında öyle bir ülke bırakmışki cennet heryeri ülkemin. dünyada enperyalizme karşı verilmiş kazanılmış bir şavaşın lideri birleşmiş milletler kararıyla. atatürke sormuşlar paşam paşam rakıyı hep leblebiyle içiyorsunuz neden çokmu seviyormusunuz paşa cevap vermiş rakıyla yiyecek vardıdamı içmedik yokluktan bugünlere MİNNETTARIZ PAŞAM TOPRAĞIN BOL OLSUN


View Full Version : Atatürk'ün Gizemi


Acheron
21-10-2005, 15:13
----------------------------- 1 ---------------------------------------

8. EDWARD
1936 yılının Ekim Ayı'nda o zamanki İngiltere Kralı 8. Edward ile Madam
Simpson, Türkiye'de Atatürk'ün misafiri olarak bulunuyorlardı. Atatürk ve
misafirleri bulundukları gemiden, Moda'daki deniz yarışlarını seyrediyorlardı.
Atatürk çok keyifli ve neşeliydi. İngiltere Kralı 8. Edward ile Madam Simpson
yanyana oturuyorlardı.
Bir ara Madam Simpson elindeki dürbünü ile ayağa kalktı. Davetliler ve
gazeteciler de kalktılar. Kral da Ata'yı selamlayarak Madam Simpson'un
arkasından kalkınca, Atatürk yanlarındakilere döner ve şöyle der: “Kral'ın
Madam'a karşı zaafı olduğunu görüyorum. Korkarım ki, tahtını bu kadın
yüzünden kaybedecek.”
İngiltere tahtına çıkmış olan 8. Edward bir süre sonra Madam Simpson ile
evlenmek isteyince, saray çevresindekiler ve hükümetin ileri gelenleri bu
evlenmeye karşı geldiler ve engel oldular. Çünkü Madam Simpson asil tabir
edilen bir aileden gelmiyordu. O halktan biriydi. Bunun üzerine 8. Edward
İngiltere tahtından feragat ederek, Bayan Simpson ile evlenmişti. Bu olay
Yirminci yüzyılın en büyük aşkı olarak kitaplara ve filmlere konu olmuştur.

Acheron
21-10-2005, 15:19
------------------------------ 2 -------------------------------------

ANNESİNİN ÖLÜMÜNÜ BİLMESİ

Latife hanım İzmir'de Uşşakizadeler'in köşkünde kalıyordu. Hastalığına iyi
gelsin diye Zübeyde hanım İstanbul'dan oraya gitmişti. Ancak ne var ki,
rahatsızlığı artan Zübeyde hanım Uşşakizadeler'in evinde oğluna hasret vefat
eder. Latife hanım ve Yaveri Salih Bey; Paşa'ya annesinin ölümünü nasıl
bildireceklerini kara kara düşünmekteydiler. Çünkü O'nun dünyada en sevdiği
insan olan annesinin ölümünden büyük bir üzüntü duyacağını bilmekteydiler...
Annesinin ölümünden habersiz olan Mustafa Kemal, aynı saatlerde trenle çıktığı
Yurt gezisinde uyumaktaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde gördüğü kabus gibi
rüya yüzünden kan ter içinde uyanır... Bir sigara yakar ve zile basarak
kompartımanındaki hizmetine bakan Ali Çavuş'u çağırıp: “Gördüğüm rüya
canımı sıktı...” der.
Ali Çavuş: “Hayırdır Paşam” deyince Atatürk de rüyasını anlatır: “Pek hayır
olacağa benzemiyor... Kırlık bir y er dey misiz. Her taraf yeşillik. Birden bire bir
sel geliyor, annemi alıp götürüyor. Endişe ediyorum. Yaverlere söyle, İzmir'e
telgraf çekip annemin sağlık durumunu sorsunlar...”
... Ve acı haber, kısa bir süre sonra Yaver Salih'in yolladığı şifreli telgraf ile gelir.
Atatürk telgrafın şifreli olduğunu derhal anlayarak: “Annem öldü değil mi?” Ali
Çavuş üzgün bir şekilde telgrafı uzatır: “Başınız sağ olsun Paşam.”
Gözleri yaşla dolan Atatürk: “Bana malum oldu... Bana malum oldu... Bunun
kabusunu gördüm ben... Anam... Zavallı çilekeş anam... Benim anam öldü başka
analar sağ olsun...” diyerek koltuğuna çöker.
Ne yazık ki annesinin cenaze törenine katılamaz ve Yurt gezisini kesmeden, içi
kan ağlayarak vatan hizmeti için yoluna devam eder...

Acheron
21-10-2005, 15:23
----------------------------------- 3 ----------------------------------
BİR BEDEVİNİN KEHANETİ

İtalyanlar uzun süredir elde etmek istedikleri Trablusgarp'a (Bugünkü Libya)
1911 yılında saldırmışlardı. Osmanlı Ordusu Anavatanı'ndan uzakta
çarpışıyordu. Bu sıralarda bir grup subay da savaşa katılmak için Bingazi
şehrine gidiyordu. Bunların arasında Mustafa Kemal de bulunuyordu.
Yolda bir bedeviye rastladılar. Bu adam el falından çok iyi anladığını söyleyerek
genç subayların fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler.
Talihlerini öğrenmek istediler. Sıra Mustafa Kemal'e gelmişti. Önce elini
uzatmak istemedi. Arkadaşlarının ısrarı üzerine O da elini bedeviye uzattı.
Sarışın subayın elini sert avuçlarına alan bedevi, bu elin çizgilerine bakar
bakmaz, yerinden ayağa fırladı ve büyük bir heyecanla haykırmaya başladı:
“Sen padişah olacaksın... Padişah olacak ve 15 yıl hüküm süreceksin...”
Gülüştüler ve yollarına devam ettiler...
Yıl: 1911'di...
Aradan yıllar geçti. 12 yıl sonra Atatürk, genç Türkiye Devleti'nin
Cumhurbaşkanı oldu. Cumhuriyetin 14. yılının sonlarına yaklaşıldığında
hastalığı iyice ilerlemişti. Karaciğerinin şiştiğini görenler: “İçme paşam”
dedikleri zaman, O, Bingazi yollarındaki el falına bakan bedeviyi hatırlatarak
güldü: “Arap vaktiyle söylemişti... Bizim padişahlık nasıl olsa 15 yıl sürecektir.
Hesapça bu son senemizdir.”
Yıl: 1938'di...
Daha sonra yanında bulunan Fuat Bulca'ya eğilip fısıldar: “Bingazi'deki falcıyı
hatırladın mı. Bana 15 yıl hükümdarlık yapacaksın demişti... İşte 15 yıl Fuat...
Vadem doldu...”
Atatürk'ün sağlık durumunun endişe verici boyutlarda olduğunu bilen Fuat
Bulca yutkunup, endişeyle O'nun yüzüne bakar: “Siz hani falcılara inanmazdınız
Paşam?”der. Atatürk bunun üzerine Fuat Bulca'nın koluna dokunup, aynı odada
bulunan Hasan Rıza ve Cevad Abbas'ı göstererek; yavaş bir ses tonuyla şunları
söyler: “Bu sırrı sakın onlarla paylaşma... Aramızda kalsın...”

Acheron
21-10-2005, 15:27
---------------------------------- 4 ---------------------------------

CASUSU TANIMASI

16 Mart 1920'de İstanbul'un işgal edilmesi üzerine, Kemalettin Sami Paşa
Anadolu'ya geçerken gemide bir Hintli ile tanışır. Bu adam Mustafa Sagir'dir.
Milli harekete yardım için Hint Müslümanları'nın kendisini gönderdiklerini
söyler. Böylelikle paşayı etkilemiştir. Ankara'ya telgraf çeken Sami Paşa,
Mustafa Sagir'e ilgi gösterilmesini ister. Bir süre sonra Sami Paşa Atatürk'te
Hintliyi anlatır ve görüşmesini rica eder. Ertesi gün Atatürk, Mustafa Sagir'i
kabul eder.
Bu görüşme uzun sürer. Hintli gönderilir. İki paşa yalnız kalınca Atatürk: “Bana
bak Kemal bu adam casus!...” der. Kemalettin Sami Paşa: “Aman paşam siz de
çok şüphecisiniz “diyerek Atatürk'e inanmaz.
Atatürk konuşmayı keserek yaveri Hayati Bey'i çağırır ve şu emri verir: “Bu
Hintli İngiliz casusu olacak. Kendisini takip etsinler. Mektuplarını da sansürde
çok dikkatli okusunlar!...”
Bundan sonra Hintli'nin mektupları o zamanlar kimya hocası olan Avni Refik
Bey'e verilir. Bir iki tecrübeden sonra gizli yazılar bulunur. Mustafa Sagir
yakalanarak suçu itiraf ettirilir ve idam edilir.

Acheron
21-10-2005, 15:36
-------------------------------- 5 ----------------------------------

CEPHEYİ GÖRÜYORDU

Sakarya Savaşı'ndan sonra idi. Bir subay cepheden alınan bilgileri Başkomutan
Mareşal Gazi Mustafa Kemal'e okuyordu. Kağıttaki notta cephe
komutanlarından biri, Seyit Gazi'nin kuzeydoğu tarafında bir düşman fırkasının
göründüğünden bahsediyordu...
Bunun üzerine Mustafa Kemal kaşlarını çatarak: “Hayır!... Orada düşman
yoktur... İyi baksınlar...” Subay öğle yemeğinde geri geldi. Biraz da sıkılarak:
“Haber aldım komutanım. Bahsedilen yerde düşman yoktur.”

Acheron
21-10-2005, 15:48
------------------------------- 6 --------------------------------------

ÇANAKKALE'DE KAYBOLAN TABUR

Yer: Yine Çanakkale...
Çanakkale Savaşı insanlık tarihinin kaydettiği en büyük savaşlardan biridir. 8,5
ay boyunca Boğazın iki yakası adeta bir yeryüzü cehennemine dönüşmüştü. Bu
savaşta yarım milyondan fazla asker hayatını kaybetti.
Sadece İngiliz ordusunun kaybı 34.000 askerdi. Bu gün bunların 27.000'inin
mezarı vardır. Yani kaybolan İngiliz askerlerinin sayısı 7000 civarındadır. Fakat
savaş bittikten sonra hepsi değil, özellikle 267'si arandı durdu...
Tarih: 10 Ağustos 1915
Yer: Çanakkale
Olaya Şahit Olanlar: Yeni Zelandalı Askerler
Olayı Rapor Edenler: istihkam Eri Künye No: 4/165 F. Reichard, istihkam Eri
Künye No: l 3/416 R. Nevnes ve Künye Numarası verilmeyen istihkam Eri J.L.
Newman
Olayın Alındığı Yer: “Râtselhafte Phanomene” Dergisi Sayı: 64
İngilizler askeri tarihlerinin en büyük yenilgilerinden birine adım adım
yaklaşıyorlardı... İngiliz komutanı Sir Hamilton, korkunç bir yenilgiye
uğrayacağını sezmiş, savaşı kazanmanın tek şansını, taze kuvvetlerle birlikte
yapılacak büyük bir saldırıda görmüştür.
Kraliyet Norfolk Alayı, taze kuvvetlerin bir parçası olarak 29 Temmuz 1915'de
İngiltere'de gemilere bindirildiler. Ve Çanakkale'ye doğru yola çıktılar. Savaşta
her şey olabilirdi ama Norfolklular, Çanakkale'de başlarına gelecek olayı asla
düşünemezlerdi...
Sir Hamilton, Tekke ve Kavaktepeleri'ne bir gece karanlığında ani ve hızlı bir
saldırı yapmayı planlamıştı. Bu is için 12 Ağustos gecesi 54. Tümen ilerlemeye
başladı. İçlerinde Norfolklular'ın Tugayı da bulunuyordu. Tepelerin yamacına
kadar gelecekler ve şafak sökerken saldırmak üzere hazırlanacaklardı. Fakat,
gece yürüyüşünün yapılacağı Küçük Anafartalar Ovası denilen yerde, Türk
askerlerinin pusuya yattığı zannediliyordu. Bu yüzden Norfolklular'ın bir
Tümeni önden giderek yolu açmak amacıyla, l 2 Ağustos öğleden sonra harekete
geçti.
Bu öncü Tümen'in ilerleyişi, tam bir bozgunla sonuçlandı. Gelibolu Savaşı'nda
İngilizlerin gösterdiği şaşkınlık ve beceriksizliğin tipik bir örneğini verdiler.
Öğleden sonra, saat 4'de topçu desteği başlayacaktı ama 45 dakikalık bir gecikme
oldu. Haberleşme hatası yüzünden gecikmeyi öğrenemeyen topçu desteği
gereksiz yere, saatinden önce ateşe başladı ve boşuna ateş gücünü harcadı.
Savaş alanı hiç incelenmemişti, İngiliz komutanlarının, arazi hakkında bilgileri
yoktu. Hedefleri hakkında tam bir karara varamamışlardı. Haritaların çoğu sonanda çalakalem çizilmişti ve yarımadanın diğer tarafını gösteriyordu. Ayrıca
Türk kuvvetlerinin gücünden de habersizdiler.
163. Tümen, gün ışığında çıplak ovayı geçmeye çalışmanın bariz bir hata
olduğunu anladığında, ancak 900 metre kadar ilerleyebilmişti. 4. Norfolk Taburu
onların gerisindeydi. Türkler'in direnci, İngilizlerin tahmin ettiğinden çok daha
büyüktü. İngiliz Tümeni'nin büyük bir kısmı yoğun makinalı tüfek atışı altında
kaldığı için, olduğu yerde çakılmıştı. Ancak sağ tarafta yer alan 5. Norfolk
Taburu daha az bir mukavemetle karşılaştığından ilerlemeye devam etti.
Esrarengiz Bulutun İçine Doğru...
İşte, tam bu sırada, 22 kişilik Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önünde,
Norfolk Alayı'nın 4. Taburu'na bağlı askerler, karşılarındaki tepeye doğru
yürümeye başladılar. Tepenin üzeri, ekmek somunu şeklinde beyaz bir bulutla
kaplıydı, İngiliz askerleri, yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun içinde
gözden kayboldular. Bulut yüzünden askerler görülmüyordu. Son asker de
bulutun içine girdikten sonra, beyaz bulut yavaşça havalanmaya başladı ve
rüzgarın aksi yönüne doğru hareket etti. Bulutun hareket etmesiyle birlikte
tepenin üstü de, görüş alanına açılmıştı. Ama 4. Norfolk Taburu'ndan hiç bir
asker tepede görünmüyordu!...
Komutan Hamilton, İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e gönderdiği telgrafta,
olaya şöyle anlattı: “Savaş sırasında, 163. Tümen her bakımdan üstün olduğu bir
anda, çok. garip bir şey meydana geldi... Türkler'in zayıflamakta olan
kuvvetlerine karşı, Albay Sir H. Beauchamp, cesur ve kendinden emin bir subay
olarak büyük bir gayretle, hızla ilerledi ve savaşın en önemli kısmı böyle başladı.
Mücadele iyice kızışmış ve iyice karışmıştı. Albay, 16 subayı ve 250 askeriyle
önüne düşmanı katmış, hızla ilerlemesine devam ediyordu... Daha sonra
bunlardan hiç bir haber alınamadı. Ormanlık bölgeye hücum ettikten sonra
gözden kayboldular ve sesleri de duyulmadı, içlerinden hiç biri geri dönmedi.”
267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti...
Savaş sonunda bu Tabur kayıp ilan edildi. 1918 yılında Anadolu işgal
edildiğinde, İngiltere'nin ilk talebi, bu Tabur'un iadesi olmuştu. Buna karşılık
Türkler böyle bir Tabur'un varlığından haberdar olmadıklarını bildirmişlerdi.
Bu Olayın Sonunda Yenilgi Kaçınılmaz Oldu
O gün, öğleden sonra başlayan ilerleyişin başarısızlıkla sonuçlanması, Sir
Hamilton'ın savaşı kendi lehine döndürme ümidini de yok etmişti. Böylece, 1915
yılı sonunda Müttefik Kuvvetler, geri çekilerek, büyük bir yenilgiye uğradılar.
Gelibolu Savaşı, 8,5 ay sürdü ve 46.000 askerin ölümüyle sonuçlandı. O zamanın
savaşları için, bu korkunç bir rakamdı...
50 yıl sonra...
Çanakkale Savaşı'nın bitmesinden 50 yıl sonra, olayın görgü tanıklarından üç
Yeni Zelandalı asker ortaya çıktılar ve çok önemli bir açıklama yapmak
istediklerini bildirdiler: “Aşağıda anlatılanlar, 12 Ağustos 1915 tarihinde
meydana gelmiş garip bir olayın dökümüdür...” sözleriyle başlayan bir rapor
sundular. Raporda bu garip olayın ayrıntıları, tüm açıklığıyla anlatılmıştı.
Raporlarını: “...Olayın 50. yılında, geç de olsa, aşağıda imzası olan bizler,
anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz”
sözleriyle bitiriyorlardı...
Olaya Dünya Basını'nda Geniş Bir Şekilde Yer Verildi
Bu savaşta hayatta kalanlar, yaşadıklarını hiç bir zaman unutmadılar.
Hatıralarını gelecek kuşaklara anlattılar. Savaşın tarihi yazıldı. Ölenlerin,
yaralıların, kaybolanların sayısı tespit edildi.
Şimdi o yılları yaşayan çok az sayıda insan kaldı... O yıllarla ilgili unutulmayan
pek çok şey oldu... Fakat tek bir şey, özellikle unutulmadı. O da, Norfolk alayının
garip bir şekilde kaybolan askerleriydi...

Acheron
21-10-2005, 15:51
-------------------------------- 7 --------------------------------------

EFSUNLU KEMAL

Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda cephenin ateş altında sık sık dururdu.
Siperleri dolaşarak hatta bazen öne çıkarak askerlerin moralini yükseltmeye
çalışır, tüm gelişmeleri yakından takip ederdi.
Atatürk'ü karalayan bir yazar olarak bir hayli eleştirilen ve bir zamanlar kitabı
Türkiye'de yasaklanan H.C. Armstrong bile “Bozkurt” adlı kitabında Mustafa
Kemal'in mucizevi bir şekilde vurulamadığından bahseder:
Bir keresinde yeni kazılmış bir siperin dışında duruyordu. Avcılarımızın yoğun
ateşi altındaydı. Bir İngiliz Bataryası da o sipere ateş açtı. Toplar menzili ve
hedefi buldukça şarapneller gitgide daha yakınlarına düşmeye başladı.
Vurulması matematiksel olarak kesindi. Kurmayları sipere girmesi için
yalvarmaya başladılar. Dürbünle görüyorduk. Fakat o sigara yakıp gayet sakin
bir şekilde sigara içmeye başladı. Ne yakınında patlayan şarapneller, ne de
yoğun avcı ateşi Mustafa Kemal'e bir şey olmuyordu. Çünkü O'nu vuramıyorduk.
O, zaman zaman eline bir tüfek alıp yoğun ateş altında, siperden dışarı çıkıyor,
Avustralya siperlerine dikkatli, telaşsız ve isabetli atışlar yapıyordu. Bu kısa
menzilde bile avcılarımız onu vurmayı başaramıyorlardı. Vurulmuyordu... Onu
vuramıyorduk...
Bu inanılmaz gerçeği büyük bir şaşkınlıkla kaleme alan Armstrong, sonra şöyle
devam ediyor: Sonra duyduk ki, Mehmetçik adı verilen Türk Neferleri bu
inanılmaz olayı gördükten sonra Mustafa Kemal'e bir isim takmışlar: “Efsunlu
Kemal...” Bu isim askerlerimizin moralini bozmuştu. Gelip soruyorlardı:
“Karşıdaki Türk Birliği'nin komutanı kim? O mu?”
“Hayır... Hayır...” diyorduk,
“O değil, O burada değil, sakin olun...”

Acheron
21-10-2005, 16:32
------------------------------ 8 -------------------------------------

GÖRDÜĞÜ SON RÜYA

26 Eylül 1938 tarihinde Atatürk, rahatsızlığı ile ilgili olarak ilk defa hafif bir
koma atlatmıştı. Prof. Afet İnan, olayı şöyle anlatıyor: O geceyi rahatsız geçirdi.
İlk hafif komayı o zaman atlatmıştı. Ertesi sabahki açıklamasında: 'Demek ölüm
böyle olacak' diyerek uzun bir rüya gördüğünü anlattı. 'Salih'e söyle, ikimizde
kuyuya düştük, fakat o kurtuldu' dedi.'
Atatürk'ün, burada “kuyuya düşme” sembolü ile gördüğü rüya vizyonu,
kendisinin de söylediği gibi ölümünün habercisiydi. Salih Bozok'un kuyudan
kurtulması ise, Atatürk'ün vefat etti gün, buna çok üzülen Salih Bozok'un intihar
etmesi ve sonunda kurtarılmasını simgeliyordu...

gemici
21-10-2005, 16:43
güzel ve ilginç

Acheron
21-10-2005, 16:44
Devam edicem dostum daha var...

pride
21-10-2005, 20:12
gercekten ilginc kayıp taburu bılıyordum ama dıgerlerini ilk defa duydum ....

Acheron
21-10-2005, 21:10
--------------------------------- 9 --------------------------------

BAŞKENT ANKARA

Atatürk'ün Ankara'yı Başkent yapmasının ardındaki sebep bir hayli ilginçti. Bu
sebebi açıklarken aynı zamanda yeni bir kehanette daha bulunuyordu. “Ben
Türk'ün imkansızı imkan haline getiren kudretini bütün dünyaya göstermek için
Ankara'yı istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar yeşil ağaçların çevirdiği
villalar arasından uzanan yeşil sahalar, asfaltlar ve binalarla bezenecek. Hem
bunu hepimiz göreceğiz, yakında olacak...”
Ankara 13 Ekim de Başkent oldu... Fakat Cumhuriyet'in ilk yılları da neredeyse
boş denecek kadar az bir nüfusa sahipti ve kırsal bir alanda kuruluydu. Bunun
için bazı Batılı devletler büyükelçi göndermeyeceklerini açıklamalarına rağmen,
Atatürk ve Türk Hükümeti kararlarından hiç bir zaman vazgeçmediler.
Ancak Atatürk bu konuda da haklı çıkacaktı... Atatürk'ün bu sözlerinin de çok
kısa bir süre sonra gerçekleştiğini, Batılı devletler büyük bir şaşkınlıkla
izlemişlerdir. Bu arada Ankara'nın Başkent olacağı ile ilgili kehanette bulunan
bir başka kişi daha vardı...
Bu kehanet; Tarikatı Aliye Sufi şeyhlerinden Müştak Dede'nin 1848 yılında
basılan “Divan”ında yer alan bir şiirde ortaya çıkıyordu. Bu şiirde Ankara'nın
Başkent olacağına dair bir kehanette bulunulmuştur.
Müştak Dede'nin Sufi anlayışına uygun olarak kehanetini şifreli bir şekilde
yazdığı şiirinin l, 3, 5, ve 7 nci mısralarında sırasıyla Arapça Elif, Nün, Kaf, Re
ve He harfleri vurgulanmaktadır. Bu harfler A, N, K, R, H yi yani Ankara'yı
belirler. İkinci mısrada belirtilen bu yerin Ankara olacağı, yedinci mısrada da
bunun hay-u hu ile yani Kurtuluş Savaşı kastedilerek, gürültü-patırtıyla
gerçekleşeceği ima edilmektedir. Üstelik Ebcet hesabıyla birinci mısranın açılımı
yapıldığında, hicri tarih ortaya; çıkmaktadır. Ayrıca Başkent olacak yerin
Ankara olduğu dokuzuncu mısrada geçen Sultan Hacı Bayram'a ilişkin ifadeyle;
de açıklanmaktadır. Çünkü Hacı Bayram Veli'nin türbesi Ankara'da yer alır.

ghetto
21-10-2005, 21:30
Efsunlu Kemal başlıklı yazı çok hoşuma gitti ...
Atatürk'ün o siper deki tavrını çok iyi biliyordum ama düşman avcılarının rolunu hiç duymamıştım...
tüylerim diken diken oldu

BİR KEZ DAHA GURURLANDIM

Atatürk En Büyük Varlığımızdır.
birkez daha şükranlarımı sunuyorum

Saygılar

pinky
22-10-2005, 00:31
Sayın Acheron'u böyle yüce bir topic açtığı için yürekten kutluyorum. Yazdıkları da çok güzel hastası oldum. Acheron'u itibar puanı bombardımanına tutmalısınız.

Hadramut
22-10-2005, 00:46
''Efendiler ve ey Ulus; biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır"
M. Kemal ATATÜRK

Üzgünüm beyler ama buraya kopyaladığınız yazıların ATATÜRKÇÜLÜK ruhu ile en ufak bir ilişkisi olmadığını, tam tersine kul ruhluluğu övücü/önerici yazılar olduğunu belirtmek zorundayım. Yobazların yıkamadıkları tek kale olan ATATÜRKÇÜLÜĞÜ cıvıtmak/sulandırmak için son yıllarda geliştirdikleri yeni bir yönteme bilerek bilmeyerek alet oluyorsunuz.

greenback
22-10-2005, 01:05
Atatürkçülük ruhu ne ki?

Atatürk'ü tanımadan hele...

Bir mailde görmüştüm (aynı kelimeler değildi belki ama)
"Kamyoncular olmadan bir millet gelişemez.K.Atatürk" yazan bir tabela asılıydı.Adam kafasına göre yazmış,asmış...Nasılsa bilen,okuyan yok diye..

Esas bu anektodları bilmeyince,insan Atatürk'ü tanımayınca işler sarpa sarıyor...

Hatırlayan vardır,Bir köşeyazarı yazdığı bir yazı yüzünden yargılanırken,yazdığı sözlerin Atatürk'e ait olduğunu açıklamıştı da bayağı şenlik olmuştu...

Atatürk'ü yıpratan yobazlar sarık takmıyorlar...

Hadramut
22-10-2005, 01:27
ATATÜRK sıradan bir insan değildir ama gizemlide değildir. Çok zeki bir insandır. Manastır'daki askeri okulda kendini (verilen kütüphane görevinin sayesinde) çok iyi yetiştirmiştir. Bizim en büyük şansımızda hemen hemen yok olduğumuz bir anda O'nun yönetimi ele almış olmasıdır. Kurtuluşumuzdaki payıda yadsınamaz ama esas kazanımı ilkel Osmanlı insanından İslam dünyasının en gelişmiş insanını yaratan radikal devrimleri O'nu devleştiren temel özelliğidir. Buraya kopyalanan özellikleri ATATÜRK'ün genel portresine aykırıdır.

Acheron
22-10-2005, 11:26
-------------------------------- 10 -----------------------------------

ÇİZDİĞİ TÜRKİYE HARİTASI

1907 yılında Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını konuştuğu
bir toplantıda kendisinin çizmiş olduğu ilginç bir harita çıkartır. Orada
bulunanların anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı İmparatorluğu'nun o
zamanki sınırları ile hiç bir ilgisi yoktu. O zaman hiç bir anlam verilemeyen bu
harita, şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nin Haritası idi.
Haritada bugünkü sınırlarımıza uymayan sadece küçük bir fark vardı:
Atatürk'ün bizden ayrılmasını istemediği ve bir türlü razı olmadığı Kerkük'ü de
Türkiye topraklarına katmıştı. Daha sonraları Kurtuluş Savaşı kazanılınca,
İsviçre'de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye Kerkük'ten çıkan petrol hakkını
satmak zorunda kalmıştır.
Mustafa Kemal geleceği bilme gücüne sahip olmasaydı bu haritayı çizebilmesi
mümkün değildi. Haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz daha II.
Abdülhamit Osmanlı İmparatorluğu'nun padişahıydı. Gittikçe güçsüzleşen
Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarında gözü olan ülkeler, saldırıya geçmek
için uygun zamanı beklemekteydiler.
1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp'a saldırırlar. Osmanlı devleti onunla
ilgilenirken, bir yandan da İtalyanlar oniki adayı işgal ederler. Arkasından
Balkan Savaşı kopar. Osmanlılar'ın eski komşuları Sırbistan, Bulgaristan,
Karadağ ve Yunanistan birleşerek saldırıya geçerler. İki cephede savaşmak
zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile antlaşma yapar. Ve Trablusgarp'ı
bırakmak zorunda kalır. Bu sırada Balkan Devletler'i Edirne'yi alır. Daha
sonraları birbirlerine düşen Balkan Devletleri'nin bu durumundan faydalanın
Osmanlı Devleti Edirne'yi geri alır. 1913 yılında imzalanan “Bükreş Antlaşması”
ile Osmanlı Devleti Trakya ya kadar geri çekilir...
Atatürk'ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylelikle gerçekleşmiş olur...
Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sonunda birçok topraklar
kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu da işgal edilince, düşman esareti altında
yaşamamak için başlatılan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce Türkiye'nin bu
günkü Doğu sınırı çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin bu günkü sınırının çizilişi
izler. En sonunda düşmanın İzmir'den denize dökülmesiyle birlikte; Türkiye
Cumhuriyeti'nin, 1907'de Mustafa Kemal tarafından çizilen harita ortaya çıkar.
Bütün bu gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görüyoruz ki, Mustafa Kemal
çıkacak savaşları sonuçlarıyla birlikte bilmekteydi. Yıllar öncesinden çizmiş
olduğu harita bunun en büyük kanıtıdır.

TÜRKTRADER
22-10-2005, 11:57
Ellerine sağlık Acheron.ATATÜRK'ÜN mükemmel bir zeka ve deha'ya sahip olduğunu her Türk'ün bildiğini düşünüyorum,ama bu gerçeklerle bunu birkez daha pekiştirdiniz,devamını dilerim.

Acheron
22-10-2005, 19:39
------------------------------- 11 -----------------------------------

UÇAK KAZASI

Mustafa Kemal Atatürk, son Osmanlı Padîşahları'ndan olan Mehmet Reşat ile
Almanya'ya gitmişti. Askeri üsler gezilirken, bir askeri üsse şereflerine uçaklarla
gösteriler yapılacaktı. Birinci Dünya Savaşı öncesi 1910 yıllarında uçaklar az çok
gelişme göstermişti. Askeri üsse gösteri yapacak olan uçaklardan birine de
Atatürk'ün binmesi kararlaştırılmıştı.
Planlanan törende zamanı gelince Atatürk, uçağa doğru ilerlemeye başladı...
Ancak bir anda geri dönerek uçağa binmekten vazgeçtiğini söyler. Bütün
ısrarlara rağmen Atatürk fikrinden vazgeçmez. Onun yerine bir Alman subayı
uçağa biner. Uçak havalandıktan bir müddet sonra arızalanarak düşer.
İçindeki Alman subayı ölür!... Atatürk uçağa niçin binmek istemediğini
açıklanamamıştır. O sadece içindeki sese her zaman olduğu gibi kulak vermiş ve
mutlak bir ölümden dönmüştür.

Acheron
23-10-2005, 12:28
----------------------------- 12 ------------------------------
HAYATINI KURTARAN SAAT

Çanakkale Savaşları sırasında düşman ordularının hücumlarına karşı
Conkbayırı ve Kocatepe'de yaptığı savunmalarla düşmanı durduran ve sonra
onları mağlup etmeye başlayan Mustafa Kemal İstanbul'un düşmesini
engellemiş oluyordu...
Savaşın en kızgın olduğu günlerden birinde Mustafa Kemal yanında bulunan
Yaveri ve yakın arkadaşı Nuri Conker'e emirlerini verirken, bu sırada patlayan
bir mermi parçası onun kalbinin üzerine isabet eder...
Nuri Conker: “Eyvah vuruldunuz Paşam!...” diye bağırınca, Mustafa Kemal
hemen: “Öyle bir şey yok, aldığınız emri derhal yerine getiriniz” der. Aslında
Nuri Conker'in gördüğü doğruydu. Bir mermi parçası O'nun tam kalbinin üzerine
çarpmış fakat büyük bir mucize eseri cebindeki saate rastlamıştı. Birkaç santim
sola ya da sağa isabet etse Mustafa Kemal'in kurtulabilmesi mümkün
olamayacaktı. Fakat saat parçalanmış, Mustafa Kemal'in hayatı ise
kurtulmuştu...

TÜRKTRADER
25-10-2005, 15:18
Size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperlerimiz arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperlerdekiler hiçbiri kurtulamamacasına tamamen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıptaşayan bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur'anı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.
1925 M.KEMAL ATATÜRK

cavit
10-12-2005, 12:44
........

cavit
10-12-2005, 13:22
Tarih, 24 Temmuz 1927. Yer, Dolmabahçe Sarayı...
Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanı sıfatıyla İstanbul'a ilk
gelişinden 23 gün sonra. Sarayın merdivenlerinden inerken birisi elini
öpmeye çalışıyor. O ise elini öptürmemek için direniyor. Ulusu daima
üstte tutmanın erdemini hatırlatıyor. Ayrıca 'o' anda kendisinden yıllar
yıllar sonra elini öptürmek için uzatan politikacılarımıza ders vermeye
devam ediyor. Mücadelelerin adamı 'o' anda küçücük bir başka mücadele
veriyor.

cavit
10-12-2005, 13:29
Atatürk, fotoğrafın çekildiği 29 Mayıs 1936 tarihinde İsmet İnönü ile
birlikte Harp Akademileri'nin tatbikatını izlemişti. Bu olaya ait çok
fotoğraf var. Ve o gün çekilen fotoğrafların çokluğu bize, o gün epey
yorulduğuna dair ipuçları veriyor. Bu pek bilinmeyen fotoğrafsa günün
yorgunluğu kanıtlıyor. Gömleğinin yakasından bir düğme açmış, ayaklarını
uzatmış, hemen hemen her fotoğrafta olduğu gibi sigarası elinde, kasketi
dizinde yorgun ve dalgın bakıyor.

cavit
10-12-2005, 13:34
17 Temmuz 1936'da İstanbul Florya plajında, denizin, kumun, güneşin
keyfini çıkaran bir insan.. Türkiye Cumhuriyeti'nin Birinci Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal Atatürk. Florya'da o gün sırtüstü uzanıp güneşlenmiş, sonra
ne olduysa yerinden doğrulmuş ve 'o' anda da deklanşöre basılmış. Ve
elbette sırtında deniz kumuyla ve mayosuyla fotoğrafının çekilmesine hiç
aldırmamış. Hatta ulusun denizden, deniz sporlarından yararlanmasını
teşvik için bu fotoğrafların yayımlanmasını istemiş.

cavit
10-12-2005, 13:38
Atatürk, 1919'daki ayrılışından sonra İstanbul'a hiç gidememişti.
Zaferden sonra 1 Temmuz 1927'de İstanbul'a gitmek nasip oldu ve bu büyük
bir olaydı tabii... İstanbul, halk tarafından gelin gibi süslenmişti.
Kent, Atatürk'ü Marmara Denizi'nde karşılamıştı. Denizyollarının 13 küçük, 8
büyük vapuru Şirket-i Hayriye'nin 12, Haliç Şirketi'nin 7 vapuru Marmara
Denizi'ne açılmıştı. Ayrıca tamamen dolu 20'den çok özel şirket vapurları
da Adalar'a doğru yol almıştı. Diğer özel motorları, sandalları,
kayıkları ve benzerlerini saymak mümkün değildi. Marmara Denizi vapurlar,
motorlar, sandallar tarafından adeta istila edilmişti. 1 Temmuz sabahı
Adalar açıkları böyleydi. Atatürk de 'o' anlarda böylesine mutluydu...

cavit
10-12-2005, 13:50
...........

cavit
10-12-2005, 13:59
.........

cavit
10-12-2005, 14:00
..........

cavit
10-12-2005, 14:13
.................

cavit
10-12-2005, 14:15
Atatürk Diyor ki..

-------------------------------------------------------------------

Bütün ümidim gençliktedir. 1919

Bizim görüşümüz -ki halkçılıktır-kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. 1920

Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz. 1920

Büyük Türk ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz ve daha sağlam bir askere rastgelinmemiştir. 1921

Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir. 1921

Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için belli başlı bir vasıtadır. 1921

Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur. 1921

Basın milletin müşterek sesidir. Başlıbaşına bir kuvvet, bir okul, bir öncüdür. 1922

Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür. 1922

Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle taarruz, hiç taarruz etmemekten daha fenadır. 1922

Bayrak bir milletin bağımsızlık alametidir. Düşmanın da olsa hürmet etmek lazımdır. 1922

Eğitim işlerinde behemahal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin hakiki kurtuluşu ancak bu surette olur. 1922

Her çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa sahip olması mutlaka lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve bayındır hale getirilmesi bu esastadır. 1922

"Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkar olunamaz" kaidesi adalet sistemimizin temel taşıdır. 1922

Türkiye' nin gerçek efendisi, hakiki üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstehak olan köylüdür. 1922

Okulun vereceği ilim ve irfan sayesindedir ki Türk Milleti, Türk Sanatı, Ekonomisi, Türk Şiir ve Edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir. 1922

Okul, genç beyinlere insalığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. 1922

Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman tam bağımsızlık dediğimizi herkesin anlaması gerekir. 1923

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. 1923

Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. 1923

Memleket mutlaka modern medeni ve yeni olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır. 1923

Yeni Türkiye Devleti temellerini süngüyle değil, süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracaktır. Yeni Türkiye Devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır. 1923

Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. 1923

Devrim yasası, eldeki yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki akımı boğmadıkça, başladığımız devrim ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki dönemlerde de böyle olacaktır. 1923

Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir. 1923

Toplumdaki başarısızlığın sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ihmal ve kusurdan doğmaktadır. 1923

Kadınlarımız erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha çok bilgili olmak zorundadırlar. 1923

Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak! 1923

Bizim dinimiz, ulusumuza, değersiz, miskin ve aşağı olmayı salık vermez. Tersine Allah da, Peygamber de insanların ve ulusların onur ve şereflerini korumalarını buyuruyor. 1923

Kılıç ve saban; bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima mağlup oldu. 1923

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. 1923

Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Birgün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. YIldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir. 1924

Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum. 1924

Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir. 1924

Türk milletinin istidatı ve kati kararı medeniyet yolunda durmadan, yılmadan ilerlemektir. 1924

Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir. 1924

Yeni kuşak, en büyük cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır. 1924

Öğretmenler! Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir. 1924

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. 1925

Zafer "Zafer benimdir" diyebilenindir. Başarı "Başaracağım" diye başlayanın ve "Başardım" diyebilenindir. 1925

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre malik olmak, seçtiği dinin icaplarını yapmak ve yapmamak hak ve hürriyetlerine maliktir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz. 1925

Tüketici yaşamak iyi değildir. Üretici olalım. 1925

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkilapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline değiştirmektir. 1925

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca, hürriyet ve istiklale sembol olmuş bir milletiz. 1927

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. 1927

Bombasırtı olayı (14 Mayıs 1915) çok önemli ve Dünya savaş tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir olaydır. Karşılıklı siperler arası 8 metre, yani ölüm kesin. Birinci siperdekilerin hepsi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerlerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılıkla biliyormusunuz? Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir cekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur' an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenlerse Kelime-i şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebriğe değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale savaşlarını kazandıran bu yüksek ruhtur.

cavit
10-12-2005, 14:17
Atatürk'ün İtalyanlara Cevabı

------------------------------------------------------------------

Birgün italyan Büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve
huzura kabul edilir. O zamanın muhtelif ekonomik-siyasi konuları hakkında
konuşulduktan sonra, büyükelçi "Ekselans, dün Roma ile yapmış oldugum bir
görüşmede hükümetimizin Hatay'ı almak istediği kararını size iletmem
söylendi" der.
Odada buz gibi bir hava eser. Ata, büyükelçiye birşeyler daha ikram
eder ve iki dakikalığına odadan ayrılır. Döndüğünde ayağında çizmeleri,
üzerinde mareşal üniforması, belinde tabancası vardır. Doğruca masasına
gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi Çakmak'ın bağlanmasını ister ve
Çakmak'a: " Paşa, İtalyan dostlarımız Hatay'a gelmek istiyorlarmış. Hazır
mıyız" der. Fevzi Çakmak durmu anlar ve "Biz hazırız Paşam" diye
yanıtlar...Ata büyükelçiye döner ve: "Biz hazırmışız. Hükümetinize
söyleyin, isterlerse gelip Hatay'ı alabilirler" der.......

cavit
10-12-2005, 14:19
Çeşit çeşit Atatürk'çüler ve gerçek Atatürk'çülük

---------------------------------------------------

Yurdumuzda çeşit çeşit Atatürkçüler vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

# Papağan Atatürkçüleri:
Atatürk'ün söz, düşünce ve özdeyişlerini tıpkı bir papağan gibi ezberleyip yineleyenlere ( tekrarlayanlara ) papağan Atatürkçüsü denir.

# Tören Atatürkçüleri:
Bunlar, sadece ulusal ve resmi bayramlarda, törenlerde Atatürkçü olan kişilerdir.

# Reklam Atatürkçüleri:
Atatürkçülüğü gerçekten benimsemedikleri halde, her fırsatta Atatürkçülükten söz ederek, Atatürkçülüğün reklamını yapanlara reklam Atatürkçüsü denir.

# Korku Atatürkçüleri:
Korkularından Atatürkçü olanlara korku Atatürkçüleri veya zoraki Atatürkçüler denir. Bunlar, korktuklarında, sıkıştıklarında, zor durumda kaldıklarında Atatürkçü olurlar.

# Moda Atatürkçüleri:
Atatürkçülük, yurdumuzda bazı dönemlerde moda olur. Sadece Atatürkçülük modasına uymak için Atatürkçü olanlara, Atatürkçü görünenlere moda Atatürkçüsü denir.

# Söylev Atatürkçüleri:
Bunlar, Atatürk ve Atatürk inkılâpları üzerine söylev çekmeyi Atatürkçülük sayan kişilerdir.

# Ticaret Atatürkçüleri:
Atatürk'ün, Atatürk ilke ve inkılâplarının ticaretini, tüccarlığını yapanlara ticaret Atatürkçüleri denir.

# Gardrop Atatürkçüleri:
Sadece kravat, papyon takmayı, Batılılar gibi giyinmeyi Atatürkçülük sayan kişilere gardrop Atatürkçüsü denir. Gardrop Atatürkçüleri, Batılıların giysilerine, yaşantılarına özenirler, ama Batıdaki gibi gerçek çok partili, çoğulcu özgürlükçü demokrasiye, söz, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne, bilime, tekniğe, çağdaş kurumlara karşıdırlar.

# Tekelci Atatürkçüler:
Tekelci sağ, tekelci sol, tekelci sermaye, tekelci memleketsever olur da tekelci Atatürkçüler olmaz mı hiç? Tekelci Atatürkçüler, Atatürk'ü, Atatürkçülüğü, Atatürk ilke ve inkılâplarını kendi tekellerinde gören kişilerdir. Bunlar, Atatürk'ü tabulaştırırlar, putlaştırırlar. Atatürkçülüğün belli kalıplar içinde dondurulmasını, şerbetlendirilmesini isterler.

# Atatürk ve Atatürkçülük Düşmanı Atatürkçüler:
Atatürk'e ve Atatürkçülüğe düşman oldukları halde Atatürk'ü sever ve Atatürkçü görünen kişilere Atatürk ve Atatürkçülük düşmanı Atatürkçüler denir. Bunlar, biri açık, diğeri gizli olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Açık Atatürk ve Atatürkçülük düşmanı Atatürkçüler, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı düşman olduklarını açıkça söylerler, yazarlar. Ancak, çok zor durumlarda, sıkıştıkları zamanlarda Atatürkçü görünürler.
Gizli Atatürk ve Atatürkçülük düşmanı Atatürkçüler, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe düşman oldukları halde, gerçek amaçlarına ulaşmak için herkesten fazla Atatürkçü görünürler. Bunlar, ellerinden gelse Atatürk'ü, Atatürkçülüğü ve gerçek Atatürkçüleri bir kaşık suda boğarlar. Fakat buna güçleri yetmeyeceğini anladıkları için Atatürkçü geçinirler. Aslında bunlar, çok tehlikelidirler. Çalışmalarına sinsi sinsi devam ederler. Amaçlarına ulaşmak için Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü bir kalkan, bir paravan olarak kullanırlar. Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü hiç sevmezler, ama sever görünürler.

# 10 Kasım Atatürkçüleri:
Sadece Atatürk'ün ölüm günü olan 10 Kasım günü Atatürkçü olanlara, 10 Kasım gününü bir yas günü ilan edip o günü siyahlara bürünenlere, ağıtlar düzenlere, yalancıktan ağlayanlara, timsah gözyaşları dökenlere 10 Kasım Atatürkçüsü denir.

# 50. Yıl Atatürkçüleri:
Cumhuriyetin 50. kuruluş yıldönümü olan 1973 yılında, sadece bir yıl, Atatürkçü olanlara 50. Yıl Atatürkçüsü denir.

# 100. Yıl Atatürkçüleri:
Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olan 1981 yılında, yani Atatürk yılında, Atatürkçü olanlara 100. Yıl Atatürkçüsü, Atatürk yılı Atatürkçüsü denir.

# 60. Yıl Atatürkçüleri:
Cumhuriyetin kuruluşunun 60. yılı olan 1983 yılında Atatürkçü olanlara 60. yıl Atatürkçüsü denir.

# Olağanüstü Dönem Atatürkçüleri:
Olağanüstü dönemlerde Atatürkçü olup, olağanüstü dönemler bitince Atatürkçülükleri biten kişilere olağanüstü dönem Atatürkçüleri denir. Türkiye'de olağanüstü dönemlerde Atatürkçülerin sayısında olağanüstü bir artış olur. Olağanüstü dönemler sonra erince Atatürkçülerin sayısında olağanüstü bir azalış görülür.

# Siyasal Dönem Atatürkçüleri:
Türkiye'de her siyasal dönemin kendine özgü bir Atatürkçülük anlayışı vardır. Yurdumuzda hükümetler değiştikçe Atatürkçülük görüşleri de, anlayışları da değişmektedir. ( .................... )

# Ruh Atatürkçüleri:
Bu âlemin Atatürkçüleri olur da öte âlemin, yani ruhlar âleminin Atatürkçüleri olmaz mı hiç? Olur, olur, bal gibi olur... Ruh Atatürkçüleri, Atatürk'ün ruhuyla konuştuğunu ileri süren kişilerdir. ( .................... )

GERÇEK ATATÜRKÇÜLÜK...

Siz Türkiye'nin ve Türk ulusunun bütünlüğünü her türlü dış ve iç tehlikelere karşı koruyabiliyor musunuz? Her zaman bilimin gösterdiği yoldan gidebiliyor musunuz?

Ulusal gelirin adil dağılmasını sağlayacak demokratik devrimleri, köklü bir düzen değişikliğini gerçekleştirerek zenginlerle fakirler arasındaki korkunç uçurumu kapatabiliyor musunuz?

Ayrıcalıksız bir toplum yaratabiliyor musunuz?

Amerika'ya ikili anlaşmalarla verilen ayrıcalıkları geri alabiliyor musunuz?

Bütün dünya uluslarıyla dostluğa dayanan ve hiçbir devletin dümen suyunda gitmeyen bağımsız bir dış politika izleyebiliyor musunuz?

"Yurtta barış, dünyada barış" ilkesine bağlı kalabiliyor musunuz?

Yurdumuzun ekonomisini IMF'nin ( Uluslararası Para Fonu ) ve diğer uluslararası finans kuruluşlarının güdümünden kurtarabiliyor ve ekonomik bağımsızlığı gerçekleştirebiliyor musunuz?

Gerçek çok partili, çoğulcu, özgürlükçü, demokrasiyi benimsiyor ve onu tüm kurumlarıyla işler hale getirebiliyor musunuz?

Emekçi sınıfların da tıpkı kapitalist sınıflar gibi örgütlenmesine ve demokratik yollarla iktidara gelmesine ve kendi düzenlerine kurmalarına razı olabiliyor musunuz?

Her çeşit fikrin açık ve seçik tartışılmasını istiyor, fikirlere copla, silahla, kelepçeyle, zindanla değil, fikirle cevap verebiliyor musunuz?

Ekonominin kilit noktalarınıve yeraltı servetlerini devletleştirebiliyor musunuz?

Sosyal adalete en iyi şekilde gerçekleştirebiliyor musunuz?

Bu yurdun insanlarını insan gibi yaşayabilecekleri bir gelire kavuşturabiliyor musunuz?

Mali güce göre vergi alma ilkesini, yani çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alma ilkesini uygulamaya geçirebiliyor musunuz?

Kırtasiyeciliği "Bugün git, yarın gel" i, tembelliği ortadan kaldırarak tıkır tıkır işleyen bir devlet mekanizması kurabiliyor musunuz?

Bütün yurttaşlarımızın geleceğini - doğumlarından ölümlerine dek - güven altına alabiliyor musunuz?

Herkese aynı fırsatı tanıyabiliyor, fırsat ve olanak eşitliğini ve yasa önünde eşitliği gerçekleştirebiliyor musunuz?

Tüketime ve ezberciliğe dayanan eskimiş eğitim sistemi yerine çağımızın ve yurdumuzun gerçeklerine uygun, yaratıcı ve üretici yepyeni bir eğitim sistemi yaratabiliyor musunuz?

Köklü bir toprak reformu yaparak ortaçağ artığı feodaliteleri, ağaları, beyleri, şeyhleri tarihe karıştırabiliyor musunuz?

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu "üvey evlat" olmaktan kurtarabiliyor musunuz?

Cehalet ve sefalet isimli canavarları öldürebiliyor musunuz?

Kooperatifçiliği geliştirerek üretici ve tüketicilerin aracı ve tefeciler tarafından sömürülmesini önleyebiliyor musunuz?

Sanayileşmeye önem veriyor ve yurdun dört bir yanını fabrikalarla donatabiliyor musunuz?

Kentleşme ve gecekondu sorunlarına bir çözüm yolu bulabiliyor musunuz?

Her çeşit kaçakçılığı (silah, uyuşturucu, madde, gümrük, altın, vergi, döviz vb.), karaborsacılığı, vurgunu, soygunu, sömürüyü, torpili, rüşveti, yiyiciliği, nemelâzımcılığı, vurdumduymazcılığı önleyebiliyor musunuz?

İşsizleri işe, ekmeksizleri ekmeğe, evsizleri eve, yolsuzları yola, susuzları suya, köprüsüzleri köprüye, okulsuzları okula, öğretmensizleri öğretmene, kitapsızları kitaba, deftersizleri deftere, kalemsizleri kaleme, kütüphanesizleri kütüphaneye, ışıksızları ışığa, ilaçsızları ilaca, doktorsuzları doktara, hastanesizleri hastaneye, arabasızları arabaya, tiyatrosuzları tiyatroya, sinamasızları sinemaya, televizyonsuzları televizyona, radyosuzları radyoya, telefonsuzları telefona kavuşturabiliyor musunuz?
Ağasız, beysiz, şeyhsiz, kompradorsuz, aracısız, tefecisiz, vurguncusuz, soyguncusuz, sömürücüsüz bir Türkiye yaratabiliyor musunuz?
İşte budur GERÇEK ATATÜRKÇÜLÜK... Gerisi masaldır, hikâyedir, lafebeliğidir...

[ 1 ] Asım Aslan, Sömürülen Atatürk ve Atatürkçülük

cavit
10-12-2005, 14:21
Atatürk' ün Yazdiği Tek şiir

-----------------------

Gafil, hangi üç asır, hangi asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır